Buyuyen biz miydik, yoksa korkularimiz mi; bilmiyorum. Daha cekingendi adimlarimiz. Unutmustuk dusunmeden, sevgiyle sarilmayi. Hesaplar, kitaplar yerlestirmistik karar verme sureclerimize. Hayatimiza guvensizligi katmistik. Dost bilmistik korkularimizi. “Kisinin kendinden baska dostu yok” ile baslamisti cumlelerimiz. Yikilmistik, yeniden toparlanmistik. Yaralarimizi sarmayi ogrenmistik de kanamamayi ogrenememistik henuz. Bu yuzden bicakla kesilen her sevginin ardindan, kan bosanirdi vucutlarimizdan. Aciya bile care vardi da bir anilara care bulamamistik. Eski fotograflar, mektuplar ellerimizde; hatirlattiklari ise kalplerimizde kagit kesikleri acmaktaydi hala. Bir kere kirilip da asla eskisi gibi olmayan esyalar gibiydik, egreti durmaktaydik hayatin icinde. Defalarca yere dusmustuk oysa. Ancak agir bedenimizi yerden kaldiran avuclarin sicakliginda unutmustuk dusmenin acisini, hicbir sey olmamis gibi devam etmistik hayatlarimiza. Ta ki kirilana kadar. O zaman ogrenmistik; dusmek degil; kirilmakmis geri donulmez yapan yasadiklarimizi. Tam bu siralarda rastlamistim sana. Hayatin tum cesaretimi aldigi zamanlarin baslarinda. Kendim olamadigim, baskasina ise donusemedigim gunlerin birinde. Goge yukselememis bir ruh gibi kalmistim iki dunya arasinda. Ne geri donebilecegim bir gecmis vardi ardimda; ne de gidebilecegim baska bi hayat. Kirilmis bir esyaydim bombos bir odada. Yapistirmislardi parcalarimi ellerinden geldigi kadar da; bilememislerdi, supurulen o tozlardaydi ruhum hala. Seni tutamazdim; yoktu ellerim. Beni tutmani da istemezdim; paramparcaydi yuregim. Yine de daha az sevmedim seni… Iki dunya arasinda bir ruh, yapayalniz, koca bir odada kirik tek esya olsa da bedenim.